AKLIN TUZAĞINA DÜŞMEK !!!!!!!!!!!
AKLIN TUZAĞINA DÜŞMEK !!!!!!!
Tüm zıtlıklara eşit mesafeden bakmak, görünmeyeni görmek, düşüncelerin ilk çıktığı andan bir önceki ‘boşluk’ anını fark etmek nasıl bir şey olurdu?... O boşluk anında siz nasıl biri olurdunuz, ne hissederdiniz?... Ya da bazı düşüncelerinize ‘takılmak’ yerine kısa bir süre için onlara zihninizden geçen bulutlarmış gibi baksaydınız (!), gelip geçmelerine izin verseydiniz (!), Yani, sadece seyircisi olsaydınız ve sizden ayrı(!) olduklarını deneyimleseydiniz bu nasıl bir şey olurdu????
Ya da, eğer sıkıntı veren düşüncelere takılmaktan kurtulamıyorsanız onları ‘sorgulayıp’ bıraksaydınız nasıl olurdu? Onları zihninizde tutmak (hapsetmek) yerine serbest bıraksaydınız siz nasıl biri olurdunuz????
Bu sorulara genellikle ‘huzurlu olurdum, özgür olurdum’ diye cevap alırken, geçenlerde sadece ön görüşme yaptığım genç, güzel ve çalışma hayatı olan bir hanım şu ifadeleri kullandı: ‘Sorunlarımdan kurtulursam ben ben olmaktan çıkarım, bir ‘hiç’ olurum, kendimi ‘yalnız’ hissederim (!). Ama çok acı çekiyorum. Hem zaten değişebilir miyim ki? Acaba ben bir mazoşist miyim? gibi şeyler söylerken kendini yakaladı (!) Aslında kendini ele verdi (!) Ancak ne yazık ki, kendini kilitleyenin ‘kendisi’ olduğunu tam fark etmişken, (kendiyle yüzleşip beraat etme şansına bu kadar yaklaşmışken) bu gerçeği örtbas etmeyi, ‘görmezlikten gelmeyi’ seçti ve kendince ‘akıllı’ açıklamalarla devam etti konuşmasına)
Travmalarını incelediğimizde, erkek çocuk isteyen bir ailede ‘istenmeyen bir kız çocuğu’ olarak doğmuş olmanın verdiği ‘değersizlik’ duygusuyla karşılaştık. Bir ‘hiç’ olduğuna inanıyordu ve değersizlik hissini besleyerek bu hissin onu hiç olmaktan kurtardığını anlatıyordu (!). Hiçliğinin onu hiçlikten kurtardığını sanıyordu (!). Hiçlik hissederek var olduğuna inanıyordu. Hiçlik onun varlık sebebiydi. v.s,v.s. (insan anlatırken bile kilitleniyor…) Hem, ‘Yeter artık, berbat durumdayım’ diyordu, hem de kurtulmak için ikinci adımı atmıyordu. Sorguluyordu… ama bir türlü salıveremiyordu (!) ‘sevgili dertli düşüncelerini… Böylesine mahkum etmişti kendini..
Gerçekten çok vahim bir durumdu. Bana göre tek kişilik hücrede ceza çekiyordu ve maalesef kendine beraat (!)izni vermeye hazır değildi. Çünkü değersizlik duygusu o kadar beslenmişti ki, üstüne suçluluk duyguları eklenmişti. Mademki mutsuzluğuyla ailesini ve çevresini de üzüyordu, o halde ceza çekmeyi hak ediyordu. (Bu arada, böyle davranarak ‘hiç istemiyordu’ ama ailesinin dikkatini çekiyordu(!) Kendini ifade etmiyor, az konuşuyor, az gülüyordu. Böylece onlara da ‘çaktırmadan’ acı çektiriyordu. Öyle ya, ona ‘değersiz’ muamelesi yaptıklarına göre onlarda cezalarını çekmeliydiler. Bunalımlı olmasına onlar sebep olmuştu ne de olsa (!) Sanki bunalımlı olması onu ‘çok özel’ bir insan yapıyordu. Artık kendisi dahil herkesi bıktırdığını biliyordu, hatta arkadaşsız kalmıştı ama sonuçta bir oyun kurmuş ve oynuyordu işte (!). Tek arkadaşı kendisinin ‘melankolik tarafı’ idi. Onu da kaybederse iyice yalnız kalırdı (!). O nedenle var olduğunu hissetmenin ‘sağlıklı’ başka bir yolunu göremiyordu. Daha doğrusu görmek işine gelmiyordu (!).
Sağlıksız ego’nun tuzağına düşmüş debelenip durduğu halde çözüme yönelmiyor ve zihninde sürekli yeni labirentler oluşturmayı seçiyordu. Düşünceleri ve sözleri hep çıkmaz yollara yönelikti. Sanki önerilerimi duyuyor ama işitmiyordu (!)…
Bu ön görüşmenin ardından ne olduğunu tahmin edersiniz. Esas görüşmeyi onu değişime hazır hissedeceği, tarihi belli olmayan bir zamana erteledik. Zaten sonradan anladım ki, ön görüşme istemesinin amacı sadece ‘deşarj olarak’ ne zavallı, ne değersiz olduğunu ‘bir kez daha’ kendine kanıtlamak ve bu acıyla beslenmekti. Sanki onaylanmak, ‘haklı’ olduğunu duymak ihtiyacındaydı. Böylece, sorunla biraz daha boğuşarak çıkış yolunu kapatmaktı. Öyle ya, kendi ifadesiyle, doğduğu günden itibaren hayata ‘hükmen mağlup’ başlamıştı. Galip gelme şansı olamazdı tabi. Aksini söyleyen yalan söylüyordu ona göre. (Aklın tuzağına düşmek böyle bir şey galiba !!! Çünkü aklını sürekli olarak çözüm yollarını çökertmek için, çaresiz olduğunu ispatlamak için kullanıyordu. Başarıyordu da!!! Örneğin, ilaç kullanmasını isteyeceğini düşündüğünden bir psikyatra gitmeyi reddediyordu. Zekâsını kendini kilitlemek için kullanıyordu. Açmak için de kullanabileceğini unutmuş gibiydi.
Özgür iradesiyle bu seçimi yapan bir kişiyi yargılamak haddimiz olmadığına göre şimdilik ona ‘Yolun açık olsun’ demekten başka söz bulamıyorum. Kendi ışığından saklanmayı seçiyorsa, hep körebe olarak karanlıkta saklambaç oynamayı seçiyorsa, kim ne diyebilir ki?