KASIM AYI GERÇEK YAŞAM ÖYKÜSÜ: BİR ANOREXİA VAKASI
BİR ANOREXİA VAKASI
33 yaşında, sağlık teknisyeni olan bir hanım danışanım birkaç yıldır istediği halde yemek yiyemediği için kilo vermekten bir deri bir kemik kalmıştı. Yalnızca birkaç çeşit yiyecekten birkaç lokma yiyebiliyordu ve yalnızca kendi yaptığı ekmeğin kendine zarar vermeyeceğine inanıyordu. Ondan bile iki lokmadan fazla yiyemiyordu. Panik ataklar başlamıştı ve her yiyeceği şeyin tansiyonunu yükseltip öldüreceğinden korkuyordu. Tansiyonu yükselipte kalp krizine yol açacağından korktuğu için yolculuk yapamaz hale gelmişti (!). Metabolizması ve kan değerlerinde bazı sorunlar yaşıyordu. Çok yavaş konuşuyordu. Sanki enerjisini tasarruflu kullanır gibiydi ve farklı terapi tekniklerine ihtiyaç duyduğunu söylüyordu..
İlk görüşmemizde bu durumun ne zaman başladığı ile bilgileri almak istedim ve yaşadığı travmaları anlatmaya başladı. Aile olarak birbirlerine çok bağlılardı. 8 yıl önce deprem döneminde bir rahatsızlığından dolayı annesini kaybetmişti. Ölüm gerçeğiyle ilk kez bu kadar yakın karşılaşmıştı ve bir türlü kabullenemediğinden (!) annesinin mezarına bir kere dahi gidememişti. Bu travma’dan 6 ay sonra ablasına her gerektiğinde yaptığı gibi bir enjeksiyon yapmıştı. Ve ne talihsizlik ki, ablası şok’a girmiş ve hastaneye zor yetiştirmişlerdi. Çok şükür iyileşmişti. Ne var ki, o gün bugündür sürekli ellerini yıkamaya başlamış, hiçbir şeye dokunamaz olmuş. Ardından yemek yemeyi reddeder hale gelmişti. Ablası onu ne kadar teselli etse de işe yaramamıştı. Zaten uzun süre onunla hiç konuşamamış, yüzüne bakamamıştı. O güne kadar sorunsuz bir şekilde yüzlerce enjeksiyon yapmıştı. Böyle bir olay ilk kez başına geliyordu ve öyle bir suçluluk duygusuna saplanmıştı ki, her geçen gün bu duygusuna eşlik eden korkular büyüyüp canavara dönüşmüştü. Kendinden korkar olmuştu. Duyduğu her şeyden olumsuz etkileniyordu.
Artık ‘yeter noktası’ndaydı. Tanrı’nın yarattığı tüm yiyecekleri tadını çıkararak ve şükrederek yemek istiyordu. Artık kurtulmak istiyordu bu işkenceden. Çünkü, evliliğinin bozulacağından da korkmaya başlamıştı. Bir çocuğu olsun istiyordu. Yeterince acı çekmişti. Bir günah işlediyse cezasını çekmişti. Zaten bedenine verdiği zararla Allah’a da günah işlediğini düşünüyordu. Öyle bir duruma gelmişti ki, çevresindekilere de acı çektiriyordu. Buna hakkı yoktu. Ah şu yemek yediğinde birkaç kez panik atak yaşamasaydı, o zaman üstesinden gelirdi her şeyin!!! iyileşebileceğine ancak o zaman inanabilirdi !!!
Terapinin temelini danışanımın bu ihtiyacına yönelik sürdürdük. İlk çalışmada enjeksiyon olayının en kötü kısmını tespit ettik. Görüntü mü, ses mi yoksa his miydi o günden hiç aklından çıkaramadığı? En kötü kısmı bozuk plak gibi tekrarladığı şu ses idi: ‘O’na bir şey olmasın Allahım, ona değil bana (!) olsun’. Kardeşi aynı gün taburcu olmuştu ama danışanım o an’a takılmıştı ve 5–6 yıldır bu takıntıyla yaşıyordu. O günün başladığı andan başlayarak kardeşinin taburcu olduğu an’a kadarki tüm ayrıntıları aldıktan sonra iki seansta iki ayrı teknikle, (fobi tekniği ve psikodrama) alt biçemleri değiştirdik. O günün olumsuz iz bırakan duygusal etkilerini yok ettik.
Sonraki çalışmada tüm korkularını huzur duygusuyla dengeledik. Hafif trans uygulayıp ihtiyaç duyduğu telkinlerle bilinçaltını yeniden programladık ve yiyeceklerle barışmasını sağladık. Bu arada ‘Allahım kardeşim de, ben de sağlıkla yaşayalım’ komutunu özellikle vurguladık. Çünkü, ‘ona bir şey olmasın, bana olsun’ sözüne o kadar yoğun duygular yüklemişti ki, kulağında sürekli çınlayıp duran bu sesi zıttına dönüştürmek çok elzemdi.
Sonrasında geleceğe uyarlama çalışması yaptık. Yiyeceklerle barışmayı başarmış olduğundaki yeni kendini imgeleyerek hayatında nelerin farklı olacağını görmesini, duymasını ve hissetmesini sağladık. Gelecekteki sağlıklı kendini tüm duygularıyla gerçekmiş gibi yaşamak doping etkisi yaptı diyebilirim. İngilizcede kafiyeli çok hoşuma giden bir söz var;’Fake it until you make it’. Türkçesi ’Gerçekten yapabilinceye kadar kandır kendini’. Komik ve saçma. Ama işe yarıyor. Çünkü bilinçaltı hayal ile gerçeği ayırt etmiyor. 5 duyuyu da ekleyerek imgelediğimiz görüntüleri bizim yaşamak istediğimiz durumlar olarak algılıyor. Kısaca, bilinçaltının anladığı lisan böyle denebilir. Benzetecek olursak, bu imgeleme, çektiğimiz bir fotoğrafın negatifi gibi bilinçaltına kaydoluyor ve sonra, yine bilinçaltı tarafından tabedilerek ‘gerçek yaşamda görünür’ hale getiriliyor.
Tekrar danışanıma dönersek, bir ayda 4 seans süresince her geçen gün olumlu gelişmeler kaydettik. Bu arada nefes egzersizlerinin ve zaman zaman kullandığımız ney ile çalınan tasavvuf müziğinin olumlu etkisi olduğunu eklemeliyim. Çünkü, gerçekten çok inançlı bir insandı ve rahatsızlığı süresinde kimseyle paylaşmadığı ruhsal bazı önemli deneyimleri olmuştu. Bunları o güne kadar hiç kimseye anlatmamıştı. Çünkü onların bu konuları garip, uçuk bulacağından çekinmişti. Çok mânâ yüklü, derin deneyimlerdi ve danışanım bu deneyimlerden çok güçlü, İlâhi mesajlar almıştı. Bunları hatırlamak ve paylaşmak çektiği sıkıntılara anlam katmıştı. İç sesini duyabilmiş, Tanrı’nın ışığını içinde hissetmişti. Bu ışığı deneyimlemiş olması büyük bir şanstı onun için ve kim bilir, belki de yaşadığı tüm sıkıntılar bu ışığı fark etmesi ve sonraki hayatı boyunca kullanması içindi !!!! Tekâmülü için bunu yaşaması gerekmişti ve çektiği tüm sıkıntılara değerdi bu ışık. Bir anlamda sistemin nasıl işlediğini gördü. Ördüğü kozayı deldi ve iç özgürlüğüne kavuştu.
Artık uzun yola çıkma cesareti gösterebilirdi. Marmarise gitmesi gerekiyordu. Oraya varır varmaz telefon etti. Çok huzurlu bir yolculuk yapmıştı. İnanamıyordu bu gelişmeye. Onu ikna eden en büyük deneyim bu olmuştu ve artık takıntılarından kurtulacağına dair inanç oluşmuştu(!). Sonraki günlerde, gelişmeleri bildirmek amacıyla telefon ettiğinde azar azar da olsa her şey yemeye başladığını ekledi keyifli bir ses tonuyla.
(Bu vaka’da beni en çok etkileyen şey insan bedeninin ne kadar güçlü olduğunu görmekti. Yıllarca neredeyse yiyeceksiz yaşadığı halde, psikolojik düzeyde bu kadar tıkandığı halde bedeni ona hâlâ hizmet edebiliyordu. Çıkmayan candan ümit kesilmezdi gerçekten.)
Ne mutlu bana ki bu danışanımla bir yıl sonra beni aramasıyla birlikte tekrar görüştük. Çok güzelleşmiş, normal ve sağlıklı kilosuna ulaşmıştı. Neşesi de yerindeydi ve kişisel gelişim eğitimlerine katılma kararı vermişti. Geçen süre zarfında eşi evliliklerini bitirmek istemiş, kendisi de hiçbir zorluk çıkarmadan kabul etmişti. Kendi ifadesiyle önceleri bu duruma üzülse de, sonradan evliliğin üstüne yüklediği sorumluluklardan kurtulmasına vesile olduğu için iyileşmesine katkısı olduğunu fark etmiş (!).
Anorexia’nın çok zor iyileşen bir yeme bozukluğu olduğunu düşünürsek bu danışanımda işe yarayan tekniklerin başka kişilerde de aynı sonucu aynı hızda alıp alamayacağımız konusunda kesin bir şey söylemenin zor olduğunu söylemek durumundayım. Çünkü, her bireyin deneyiminin kendi biricik özellikleri, iyileşme kararlılığı ve iyileşmeye hazır olma durumu var. O nedenle, iyileşme konusunda bu bireysel özelliklerin en az kullandığımız teknikler kadar etkili olduğunu vurgulamak ihtiyacı duyuyorum.
Bu düzeyde yeme bozukluğundan kurtulmanın mümkün olduğunu göstermek, böylece benzer sıkıntıları yaşayanlara model olmak amacıyla ismini açık olarak kullanmama izin veren Emine Menziletoğlu’na sevgilerimi ve teşekkürlerimi sunuyorum.