Regresyon Terapisi GEÇMİŞ YAŞAM REGRESYON TERAPİSİ - HAYALLER ve GERÇEKLER 03.12.2008

GEÇMİŞ YAŞAM REGRESYON TERAPİSİ - HAYALLER ve GERÇEKLER

 

HAYALLER VE GERÇEKLER
 
Yurt dışında yaşamakta olan 30'lu yaşlardaki bu bey görüşmeye geldiğinde kelimenin tam anlamıyla dip yapmıştı. Özel hayatında da, kariyerinde de travma boyutunda kargaşa yaşıyordu. Şimdiye kadarki bütün ilişkileri en fazla 3 ay sürmüş ve ‘ne tesadüf ki’, kiminle birlikte olduysa aldatılmış ve terk edilmişti(!).İlişkilerindeki ortak nokta, kendisi onların her ihtiyacında koşmuş, elinden geleni yapmışken, hiçbiri kendisi ihtiyaç duyduğunda yanında olmamışlardı(!) (zaten kendiside istememiş, isteyememişti(!) Son aldatılma olayının ardından iyi niyetinin suistimal edilmesinden dolayı kendini iyice aptal, enayi gibi hissetmiş ve kendine çok kızmıştı. Kendisi bugüne kadar hiçbir partnerini aldatmamıştı ve çok vefalı bir insandı. Dolayısıyla yaşadıklarını haksızlık olarak nitelendiriyordu. Ve artık insanlara olan güvensizliği(!) had safhadaydı. ‘Sadakat’ en değer verdiği erdem haline gelmişti ve kendi ifadesine göre güvenerek kalbini açtığı her deneyiminde bir hançer yemişti. Son aldatılma olayında ‘belki ilişkiyi kurtarabiliriz’ umuduyla kendisi zamana bırakalım demiş ancak ertesi gün partneri(!) ayrılmak istediğini söylemişti. Danışanım bu duruma hayret etmiş, şok yaşamış. Mağdur olan kendisiyken, ilişkiyi bitirme hakkı kendisininken ve özür beklerken(!) partneri ayrıldıktan sonraki günlerde bile dedikodularla onu yıpratmaya devam etmiş. Danışanım ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemez olmuş. Yalnızca güçlü görünmeye çalışarak yıkıldığını belli etmemeye(!) odaklanmış. Çünkü olaya tepkisiz ve biraz da alaycı yaklaşırsa partnerine en büyük cezayı(!) vermiş olacağını düşünüyormuş. (Amacına ulaşmış olacak ki partneri ayrıldıktan sonra bile danışanımın canını acıtmayı sürdürüyordu(!)
 
İş hayatına gelince, yurt dışında çok iyi bir üniversite bitirmiş, ancak müzikle uğraşmayı çok sevdiği için söz, müzik ve beste çalışmalarına yönelerek manen kendini tatmin edecek olan mesleğin bu olduğuna karar vermiş. Bestelerini kişisel olarak kaset haline getirmiş, pazarlamak, yayınlamak amacıyla ne yaptıysa, ne Türkiye’de ne de yurtdışında piyasaya girememişti. İşin bu kısmında bir türlü başarılı olamıyordu. Çünkü sürekli olarak değerlerini, sınırlarını zorlayan şartlarla karşılaşmıştı. İfadesine göre çok acımasız bir piyasaydı müzik dünyası ve insanları ezenlerin kazandığı bir ortamdı. Bu konuda da güvensizliği, gelecek endişesi tüm motivasyonunu kırmıştı. İnsanları ezmek ve değerlerinden vazgeçmek asla yapamayacağı bir şey olduğu için her denemesinde geri adım atmıştı.
 
Hayatını kazanmak zorunda olduğu için bir kitap mağazasında çalışmaya başlamış. Geçici bir süre için bunu yapma kararı vermişken 9 yıldır bu işi yapmak zorunluluğu artık dayanılmaz bir hâl almış. Umutsuzluğunu ‘benim derdimin ilacı yok’ tarzında düşüncelerle, inançlarla söze dökerken, ‘hâlâ niye yaşıyorum?’ sorusunu sorar olmuştu. Bu tatsızlığın üstüne sevdiği kişi tarafından aldatılmak eklenince dayanamamış, toparlanırım umuduyla Türkiye’ye gelmişti. Bütün arzusu özelinde ve kariyerinde yaşadığı kısır döngülerin ‘kendinden kaynaklanan’ sebeplerini bulmak, onlardan kurtulmak ve özlediği hayata, huzura kavuşmaktı. En büyük dileği ise bestelerinin radyolarda, televizyonlarda çalındığını duymak ve bu paylaşımın keyfini yaşamaktı. Seansların işe yarayıp yaramadığının kanıtı olacaktı böyle bir gelişme ve ancak ondan sonra hayatının her alanının düzeleceğine inanabilirdi. Çünkü paylaşılmayan bir müzik müzik değildi ona göre.. Ayrıca çok zeki olduğuna inanıyordu ama bu zekânın kendini kurtaramadığını gördüğü için ‘Beni kurtarmayan zeka zeka değildir’ gibi düşüncelerle  kendinden şüphe eder olmuştu.
 
 Çocukken yaşadığı travmalara baktığımızda korku yaşadığı durumlarla karşılaştık. Anne- babasına en çok ihtiyaç duyduğu anlarda onları yanında bulamamıştı(!). Sürekli yurtdışına gidip geldikleri için akrabalarında kalıyorlardı ve danışanımda terk edilme(!) korkusu o günlerde başlamıştı. Babasına ihtiyacı olduğunu söyleyememişti hiçbir zaman. Çünkü danışanıma göre nasıl yardım edeceğini bilemezdi. Bir gün kalabalık bir ortamda kendini bir kaç kez korkutarak taciz eden, tehdit eden kişiyi ele vermeye yeltenmiş, ancak hiç kimse ne dediğine dikkat etmemiş, önemsememişti!!! Kendisi için bu kadar önemli bir şeyin duyulmamış gibi karşılanması, üstelik annesinin onu susturması!!! çok acı gelmişti ona. (Annesine büyüdükten sonra niçin susturduğunu sorduğunda, babasının o sinirle elinden bir kaza çıkar diye korkusundan(!) yaptığını anlatmış. O anın en acı kısmı ‘dikkat çekememiş ve sesini duyuramamış olmasıydı. (Tıpkı şimdi müziğiyle sesini duyuramamasının verdiği acı gibi!!!) O gün bugündür ailesine tam olarak kendini ifade edemiyor ve etse de ‘nasıl olsa beni anlamayacaklar’ diye düşündüğünden ihtiyaçlarını onlara anlatmaz olmuştu. Bu deneyimden de çıkardığı sonuç ‘Bana uygun ilaç yok’ idi.
 
İlk seansı sadakat ve nefret duygularını dengeleme amacına yönelik yaptık. Çünkü acilen ayrıldığı kişiye karşı duygularının nötürleşmesi gerekiyordu. Öyle de oldu gerçekten. İkinci seansa başlamadan önce çok olumlu gelişmeler yaşadığını ve kendisini umutla dolduran bir rüya gördüğünü anlattı. Rüyasında kendi ürettiği mavi renkli parlak bir taş gittikçe saydamlaşıyor, önce jöle kıvamına, sonra da su sızıntısına dönüşüyor. Bu sızıntı nereye gitse bir enerji gibi danışanımı takip ediyor. Danışanım çok olumlu hislerle uyanıyor ve şu yorumu yapıyor; ‘Öyle güzel gelişmeler olacak ki, ürettiklerim (yaptığı müzik) kendiliğinden işlenmiş olarak bana geri dönecek. Kontrol benden çıkacak ve işlem kendini tamamlayacak’.
 
Bu olumlu rüyaya şaşmamalı. Çünkü denge çalışması sırasında yaptığımız sohbet esnasında şu sonuca varmıştı; ‘Benim hayatta en sevdiğim şey müzik yapmak. Güzel yapılan her iş mutlaka hak ettiği değeri görür ve doğru zamanda yerini bulur’. O halde üretmeye devam etmeliyim’ şeklinde düşünmüş ve yenden motivasyon kazanmıştı. Anlamıştı ki müziği ‘şimdilik’ paylaşmıyor olmak dünyanın sonu değildi. Öncelikle ürünü ortaya çıkarmak önemliydi. Ayrıca iyi bir müzisyen olması için harcadığı 8-9 yılın olgunlaşması açısından çok makul bir süre olduğunu kabul etmişti(!). Yani henüz hiçbir şey için geç kalmamıştı(!)
 
 Bu yeni bakış açısı ona ilaç gibi gelmişti. Partnerine olan duyguları dengelenince düşünceleri de dengeli ve yapıcı olmaya başlamıştı sanki. (Çok öfkeli ve üzüntülüyken sağlıklı düşünememek çok normal tabi. Öfke gidince tozdan arınmış ayna gibi olayları net görmeye başlamıştı. Bu arada sevdiği yakınlarından çok büyük sevgi ve morâl desteği de alıyor olmasının olumlu katkılarını eklemezsem eksik anlatmış olurum.)
 
 Bizi asıl hedefe ulaştıran çalışma Regresyon Terapisi oldu. Girdiği 'geçmiş yaşam' hikâyesinde kendini 10 yaşında spastik 'gibi' görünen bir çocuk olarak gördü. Annesi onu yasak bir ilişkiden doğurduğu için ondan utanıyor ve evden dışarı hiç çıkarmıyordu. Anne-oğul birbirlerinden nefret ediyorlardı. Danışanım aslında çok zeki olmasına rağmen kendini spastikmiş gibi göstererek annesine kurnazca oyunlar kuruyor(!) ve onu kızdırmak için her türlü ukalalığı yapıyordu. Kendisine sevdiği yemeklerden pişirdiği halde yedirmediği için ona kızgınlık duyuyor ve annesinin kendisini sevmediğini(!) düşünüyordu. Yalnız tuhaf bir şekilde de bu duruma şaşırmadığını söylüyordu(!).Öte yandan annesi gizlediği için kimsenin varlığından haberi olmamasından dolayı çok küskündü(!).Bu küskünlüğü şımarıklık, inatlaşma ve alaycılık olarak yansırken annesinin ölmesini bekliyordu. Çünkü dışarıda başka bir hayat olduğunu biliyor ve o hayata annesi ölünce kavuşacağını biliyordu. Annesine ‘spastik çocuk’muş gibi davranarak ona acı çektirdiğini düşünüyordu ama yine de annesi her zaman galipti(!). Çünkü annesi en büyük hayat amacı olan ‘oğlunu gizlemeyi başarmaktan’ dolayı memnundu. Danışanım aslında kaçıp gidebilecekken kaçmıyor. Çünkü annesine oynadığı bu zekice oyundan tuhaf bir keyif alıyor. O dönemlerde annesi ölüyor. Danışanım hiç üzülmüyor.
 
Alaycı tavırlarla tek başına yaşamaya başlıyor. 14 yaşlarından itibaren kendisinin kim olduğunu kanıtlamak, var olduğuna ikna etmek ihtiyacıyla babasını arıyor ve buluyor. Babası hiç inkâr etmiyor ve ‘Varmaya çalıştığın yer ne?’ tavrında yaklaşıyor. Danışanım ona kızmıyor, kırılmıyor ve aynı alaycılıkla hiçbir beklentisi olmadığını anlatıyor. Tek ihtiyacının ‘bilinmek’ ve insanları ‘var olduğuna’ ikna etmek olduğunu söylüyor. Babası bu sözlere çok şaşırıyor. Hislerini açıkladığı için danışanım rahatlama hissediyor. (Çok bencil olduğunu, tek dayanağının çok güvendiği zekâsı olduğunu algılıyor. İçinde ne kendisine ne de başkasına en küçük bir sevgi hissetmiyor). Kendince zekâsını ispatlıyor ve çekiliyor. Ondan sonra bir daha babasını görmüyor.
 
(Sonraki günlerde yetişkinliğin etkisiyle annesine, babasına yaptıklarından dolayı suçluluk duygusu yaşıyor. Ne de olsa anne babasıydı onlar ve varolmasına(!) vesile olmuşlardı. Bu kadar alay etmesine gerek yoktu. ‘Alaycılığım beni vurdu’ diyerek kendiyle bir yüzleşme ve içgörü anı yaşadı.)
 
17’li yaşlarda kendini kütüphane gibi bir yerde kendi odasında görüyor. Çok önemli şeyler yazdığı günlüğünü bir kasaya kilitliyor. Yazdığı şeyler kendisinin bile tekrar okumak istemediği sırlarını, yaşadığı gizli, yasak ilişkileri içeriyordu. Ne ilginçtir ki bu kasanın anahtarını saklaması için çok güvendiği bir dostuna veriyor. Ancak dostu ona ihanet ediyor ve bu bilgileri herkesle paylaşıyor. Üstelik anahtarı aldığını bile inkâr ediyor. Danışanım bu ihaneti hazmedemiyor. Öte yandan bu bilgiler ortaya dökülünce hiç te büyük bir olay olmuyor(!). Sıfır etkisi olduğunu fark ediyor ve hiç kimse tarafından yargılanmıyor(!). Bunun keyfini yaşayacağına olayın ihanet kısmına odaklanıyor.
 
18’li yaşlarda kendini deniz kenarında yalnız ve terk edilmiş hissediyor. Çok kalabalık bir eğlence yeni bitmiş. Bu eğlence esnasında anahtarı aldığını inkâr eden dostunun yalanını ispatlıyor ve kavgaya tutuşarak onu çok fena dövüyor. Kimse de onları ayırmıyor çünkü herkes kendisine hak veriyormuş. Danışanım onaylandığı halde çevresindeki herkesi incitmeye başlıyor. Öyle şımarıklık yapıyor ki kendisini terk etmelerini sağlıyor(!). Hayattan hiçbir beklentisi olmadığını hissederken(!) öylece denize bakıyor.
 
20’li yaşlarda sevdiği kişiyle çöl gibi bir yerde ilerliyorlar. Danışanım ölüme gidiyor gibi hissediyor. Bir yol ayrımına geliyorlar. Yaşadıkları bir aşk acısı var ve ikisinin ortak kararı ayrılık olduğu için zıt yönlere doğru gidiyorlar. Bir daha da birbirlerini görmüyorlar. Çünkü yaşananlar çözümsüzlüğe doğru gitmiş ve altında ezilmişler. Birbirlerini görmek onlara hatırlamak istemedikleri çok şeyi hatırlattığı için ayrılma kararı vermişler.
 
30’lu yaşlarda kendini elinde silahla hayvanlara ateş ederken görüyor. Eğlenmek adına onlara ateş ederken tuhaf bir haz alıyor. Gözü silahtan başka bir şey görmüyor. Ortada hiçbir sebep yokken delirmiş gibi, sanki kendisi bir silahmış gibi sürekli ateş ediyor. Kontrolden çıkmışçasına sadece kendini tatmin etmek adına dengesizce ateş ederken hiç kimse ateş edenin kendisi olduğunu bilmiyor. Bilseler onu cezalandıracaklar gibi bir durum algılıyor. Ve yakalanıyor(!) Yakalandığı için çok kızıyor kendine. İlk kez yakalandığı için yeterince zeki olmadığını düşünüyor ve bir travma yaşıyor. Çünkü o an’a kadar çok güvendiği zekâsı bu kez yakalanmasına sebep olmuştu. Daha önce yapıp ta gizlediği suçlar da ortaya çıkıyor ve  yargılanmaya başlıyor. Sonuç olarak 34 yaşında halkın önünde darağacında idam ediliyor. Yüzünde bir tebessümle ölüyor(!). Çünkü haksızlığa uğramışlık hissetmiyor ve yerinde bir karar olduğunu düşünüyor. Danışanım tebessümünün sebebini şöyle açıklıyor; ‘’Siz istediğiniz kadar beni yargılayın, bana kızın, keyfiniz bilir. Ben size benim gibi birinin yaşadığını gösterdim ya, amacıma ulaştım ya, bu bana yeter. Hiçbirinizin haberi yok kontrol bende.’’(!) (Annesinin onu gizlemesindeki memnuniyete benzer bir his yaşıyor(!)
 
Ruhsal alemde ilk diyalogu annesiyle yapıyor :
 
—Niçin beni doğurmayı seçtin? Niçin beni öldürmedin?
—İstedim ama yapamadım.
—Şaşırmadım. Buna rağmen sana kırgın değilim. Aksine kendimi senden daha büyükmüşüm gibi hissediyorum. Anlatsana neyin var senin?
—Yasak bir aşk yaşadım. Sonrasında toparlanamadım ve hayatıma başka hiç kimseyi sokmama kararı aldım. Bir kez duygularıma yenildim ve sen oldun.
—Kırgınlık hissetmiyorum. Kızgın da değilim. Çünkü beni tek üzen ve kızdıran şey ‘Benim gibi biri de var’ duygusunu yaşayamamaktı. Senin hayatını sadece merakımı gidermek için sordum.
Bu diyalogun ardından anne-oğul uzlaşıp birbirlerini affediyorlar.
 
Diyaloga girdiği ikinci kişi kendine ihanet eden dostuyla oldu:
 
—Sırlarımın açığa çıkması zannettiğin kadar büyük bir sorun değil. Benim sırrımı başkasına vermek benim işim, senin değil. Buna bel altı vurmak denir. Sana kızgınlığımın sebebi bana ait olan bir şeyi başkasına vermiş olman.
—Çok pişmanım. Seni kaybetmenin bana bu kadar zor geleceğini bilmiyordum. Ayrıca o kadar alaycı, vurdumduymaz davranıyordun ki bu kadar etkileneceğini düşünemedim. Hata yaptım.
—Sana acıyorum. Senin hayatındayken sana sadece destek oldum ve şimdi benden mahrumsun. Niçin bunları yaptığını bilmiyorum. Ama şunu biliyorum. Sen mutsuz bir insansın. Mutlu bir insan olsan böyle şeyler yapmazdın.
—Gerçekten çok mutsuzum. Hep seni konuştuk. Şimdi de benim hikâyemi dinle. Hiç sevgi görmedim. Biliyorum sen de görmedin ama sen hayatla alay edebildin(!). Ben edemedim ve sana imrendim. Seni kıskandım. Özür dilerim.
—Söylediklerine şaşırmıyorum. Düşüncelerinde haklısın. Niyetim seni affetmek ama çok zorlanıyorum. Çünkü bir ömür boyu yaşadığım sıkıntıya sebep olan birinin bir celsede affedilmesini hazmedemiyorum(!).
( Diyalogun bu noktasında Ruhsal Rehberi devreye giriyor ve);
--‘Burası ruhsal âlem. Bu tarz dünyevi duygularını bırakabileceğin bir yer ve şu an elinde böyle bir fırsat varken affetmek zor olmasa gerek’ diyor..
Bu öneriyle birlikte danışanımın dostunu affetmesi kolaylaşıyor.
 
Başka hiç kimseyle konuşma ihtiyacı duymadı danışanım ve o geçmiş yaşamla şimdiki yaşamı arasındaki benzerlikleri buldu hayretle. İhanet eden dostunu şimdiki hayatında kendini aldatan sevgilisi ile örtüştürdü. En derin duygularıyla birlikte dürüstçe kendini ifade etmeye başladı. Hep orijinal ve herkesten farklı olması gerektiğini(!) düşünen bir insan olduğunu itiraf etti. En büyük değerinin bu olduğunu anlattı. Acısını göstermenin çok sıradan aciz bir davranış olduğunu ve acınmaktan rahatsız olduğu için hiçbir şeyden olumsuz etkilenmiyormuş gibi(!) yaptığını anlattı. Hal böyle olunca, iç dünyasını gizlemesinin verdiği bastırılmış duygular ve insanlarla uyum kuracağım diye abartılı(!) anlayış gösterme ihtiyacı birleşince ilişkilerinin neden tuhaf ve mutsuz olduğunu anlamakta gecikmedi. (Bir anlamda geçmiş yaşamda insanları inciterek kendinden uzaklaştırmanın telafisini yapıyor gibiydi) Zekâsını gerçek duygularını gizlemek için, böylece çevresindekileri kontrol edebilmek(!) için kullandığını fark etti. Vurdumduymaz'mış gibi' davranarak ilişkilerini baltaladığını, bu yüzden de kendi tuzağına düştüğünü, kendinden kaçanın kendi olduğunu(!), böylece kendini yakalayanın yine kendisi olduğunu gördü açık yüreklilikle. (Tıpkı hikâyenin sonunda ilk kez yakalanarak idam edilmesi gibi(!) İdam olayının sahte kimliğinin yok oluşunu sembolize ettiğini düşündü ve bu seansla birlikte kendindenden kaynaklanan sebepleri bulmanın rahatlığını hissetti.)Artık neyi farklı yapacağını biliyordu.
 
Danışanımın bu çalışmadan elde etmek istediği sonuç ‘Bu müzik piyasasında ben de varım’ duygusunu yaşamak isteği idi. Bu duyguyu şiddetle istemesinin nedenini şöyle yorumladı; Geçmiş yaşamda annesinin onun varlığını gizlemesiyle gelişen ‘yokmuş gibi’ davranılmasıyla birlikte içinde yara haline gelen bu durumu ancak ‘sesini duyurarak’ tatmin edebilirdi. Böylece o acıyı dindirebilir ve telafi edebilirdi. Ayrıca 21.ci yüzyılın teknoloji ortamından dilediği ölçüde faydalanabileceğini sanki ilk kez fark ediyormuş gibi tatlı bir şaşkınlıkla(!) sonraki günlerin eylem planını belirledi. (Dolayısıyla geçmiş yaşamdaki annesini kendi egosuyla örtüştürdü. Çünkü şimdiki yaşamında karamsar duygulara kapılarak kendini gizleyenin yine kendisi olduğunu algıladı.)
 
Bu seansın sonunda uyguladığımız psikodramanın ardından her şey yıldırım hızıyla istediği şekilde gelişmeye başladı. Klip çekimi tamamlandı. Önce şarkılarını internet ortamında yayınlamaya başladı Şimdilerde radyolarda ve tv müzik kanallarında çalıyor. Daha da ötesi epeydir yeni beste yapamıyordu. Artık yapabiliyor. Yaşadığı acılar, farkındalıklar gelişme yaşamak içindi, bunu biliyoruz. Ayrıca yeni besteler yapabilmek içindi belki de.. Kim bilir??
 
 (Bana göre bu kadar hızlı sonuç almasının sebebi kendine karşı dürüst olması ve kendi engellerinden sıyrılmasıyla birlikte yansıttığı enerjinin değişmesiydi. Sonuç olarak tüm evrenin onu desteklemesine şaşmamalı. Olacak olan orada bekliyordu. Kendi önünden çekilince olumlu akış başladı diye düşünüyorum. İlk desteği kendinin kendine vermesi önemliydi. Böylece devamı geldi. (Zaten rüyasını da görmüştü. Yaydığı enerji (müziği) kendi kontrolünden çıkıyor ve kendini nereye giderse takip ediyor.)

Yorumlar :

Ad ve Soyadınız  :   
e-posta adresiniz :    
Yorum :  
 

Copyright © 2008, Sezaver.Net. Her Hakkı Saklıdır.        Designed By  Mitra