Regresyon Terapisi BİR ÖĞRETMEN HANIMIN KENDİ DİLİNDEN GEÇMİŞ YAŞAM REGRESYON TERAPİSİ DENEYİMİ !!!! 02.01.2009

BİR ÖĞRETMEN HANIMIN KENDİ DİLİNDEN GEÇMİŞ YAŞAM REGRESYON TERAPİSİ DENEYİMİ !!!!

 

BİR ÖĞRETMEN HANIMIN KENDİ DİLİNDEN GEÇMİŞ YAŞAM REGRESYON TERAPİSİ DENEYİMİ !!!
 

GYRT Terapistliğim süresince birçok kez değişik yaşamların izini sürdüm. Farklı meslek guruplarından (avukat, doktor, eczacı, öğretmen, bankacı, ev kanımı v.s.) o kadar çok kişide benzer sorunlar ve duygular gözlemledim ki bunlardan birini yayınlamak şart oldu. İşte hiçbir kelimesini değiştirmeden orta yaşlarını süren bir öğretmen danışanımın anlattıkları…

 

‘’Geçmiş bir yaşama girmeden önce şimdiki yaşantımdan kesitlerden bazı görüntülerin içinde eşimin beni anlamadığı, anlayışsız olduğunu düşündüğüm, bu yüzdende kendimi ifade edemediğim sıkıntılı anlar vardı. Kendimi yalnız, değersiz hissettiğim çocukluk, gençlik dönemlerimden de kesitleri geçtikten sonra, kendimi genç bir gladyatör olarak deneyimlediğim bir geçmiş yaşam hikâyesinde buldum. Bir kızı seviyordum ama bunun bir zayıflık(!) gibi görüneceğinden ve benimle alay edileceğinden korkarak kıza açılamıyordum. Bu arada ona açılan başka birisi ile ilişkide olduğunu görünce çok üzülüyorum. Ama bir gladyatöre güçlü(!) görünmek yakışır diye düşünerek içi dışı farklı, mutsuzluğumu maskeleyen sahte bir kimlikle yaşamaya devam ediyorum. Hikâyenin birkaç yıl sonraki döneminde ne için olduğunu anlamadığım bir sebepten dolayı başka bir gladyatörle kılıç ile dövüşüyoruz. Aslında hiç dövüşmek istemediğim halde kılıç sallamaya devam ediyorum. Yine içim dışım bir değil. Bir tutarsızlık, bir rahatsızlık, bir sahtelik var(!). Bir yanım bu dövüşü bırakmak istediğimi söyleyip bu gereksiz (birimizin ölümüyle bitecek) kavgayı durdurabileceğimi bilirken, diğer yanım kılıç sallamaya devam ediyor(!). Sanki bir bedende iki ruh gibiyim. Hem kendimle savaş halindeyim hem de karşımdakiyle. Korkunç bir parçalanmışlık hissediyorum. İkiye değil, üçe dörde bölünmüş gibiyim ve karnıma saplanan kılıç yarasıyla ölüyorum. Acı, pişmanlık, anlamsızlık, zavallılık, ezilmişlik, duygularıma ettiğim haksızlık, içimden geleni söyleyememiş olmanın, yapmak istemediğim bir şeyi yapmış olmanın ıstırabı iç içeydi. Sanki ben bir kuklaydım, iplerim başka bir gücün ellerindeydi(!). En çok ta kendime hükmedememiş olmanın ezikliğiyle o bedeni terk ediyorum…

Psikodrama ile yaşadığım katarsisin(ağlamanın, duygu boşalımının) ardından çözülmeler, çözümlemeler başladı kendiliğinden. Seans sonrası günlerde ne olduğunu anlamak, anlamlandırmakla ilgili yeni açılımlar içinde buldum kendimi. Dövüştüğüm gladyatörün önce eşimi, sonra da ego’mu sembolize ettiğini fark ettim şaşkınlıkla… İlk ve son kez eşimle ilgili düşündüklerime, yaşadıklarıma ve hislerime odaklanarak artık ona ve kendime karşı dürüst olma kararı verdim. Onunla ‘Ben haklıyım’, ‘Ben mağdurum’ gibi kör bir dövüş içinde olduğumu fark ettim ve aslında istediğim şeyin ‘barış’ olduğunu itiraf edip sahteliğimi kabullendim (!). (Sürecin en zor kısmı burasıydı…Çünkü sağlıksız egom sanki son kozunu oynadığını biliyormuş gibi en güçlü savunmalarla karşıma dikiliyordu…’Senin şöyle olumlu özelliklerin var, eşinin şöyle olumsuz özellikleri var, senin değerini bilmiyor, seni hiçe sayıyor’ diyerek beni ayartıyor, aramızdaki anlamsız dövüşün sürmesi için yangına körükle gidiyor gibiydi (!). Sanki bu dövüşü bırakırsam aslında eşimin değil, kendinin sorumlu olduğunu anlayacağımı fark etmenin telaşıyla bastırdıkça bastırıyordu. Öyle ya, takke düşmüş kel görünmüştü. ) Ancak artık kontrol ‘barış isteyen’ tarafımdaydı. Psikodrama uygularken sembolik olarak kılıcımı atmak bile tek başına rahatlamamı sağlamıştı. Çünkü içim dışım bir olmuş, tutarlılık hissetmiştim. Zaten ben kılıcı bırakır bırakmaz karşımdaki de bırakmıştı(!) Sanki savaşmanın saçmalık olduğunu ikimizde biliyorduk ama ilk adımı karşı taraftan bekliyorduk. Tam bir sağlıksız ego, ya da sürüngen beyin, ya da kurban rolüydü oynadığımız…    

 Her evlilikte eşler arasında az ya da çok inişli çıkışlı dönemler olabileceğini kabul etmekle birlikte, ben bu kadar bilgiliyken ve eşimle bunca yıllık beraberlikten sonra bu iniş-çıkışların azalması gerektiğini düşünüyordum. Eşime olan olumsuz hislerimin bana bazı mesajları vardı ki tetiklenip(!) duruyordu. Belli ki kendimde görüp çözümlemediğim daha derin başka bir yüzüm vardı. Sıra bu yüzüme gelmişti. Kendimi olduğum halimle, artılarımla - eksilerimle kabul etmek ve sevmek (!). Anladım ki bunu başardığımda eşimi de olduğu gibi, olumlu olumsuz tüm insani özellikleriyle kabul edip sevebilecektim. Şükürler olsun ki bu sade, saf duyguyu hem kendime hem eşime verebilmenin mutluluğunu yaşayabiliyorum artık. İşin en güzel kısmı sanki tüm taşlar kendiliğinden yerli yerine oturdu. Önceleri aramızda sorun olabilen bir sürü konu şimdilerde güldüğümüz konular haline geldi. Birlikte geçirdiğimiz zamanlar artarken bu zamanı keyifle yaşadığımızı fark ediyoruz. İşin diğer güzel kısmı da aramızdaki bu uyumdan çocuklarımızın da nasiplenmesiydi. Paylaşımlar, sohbetler artık daha samimi, daha içten, daha keyifli…Meğer hayat ne kolaymış (!)…Yeni sloganım şu : Sev, sadece sev. O zaman her işin yolunda gidiyor. Sevildiğini hisseden kişi en ummadığın işlerini bile senin için seve seve yapmaya başlıyor. Bu farkındalıktan sonra anladım ki sevmek hem en kolay hem de en avantajlı.

Ben kişisel olarak en büyük değişimi bu seanstan sonra yaşadım. Sezaver Hanım’ın önerisi üzerine deneyimlerimi sizinle paylaşmayı, böylece kendinize giden yolu kısaltmayı hedefledim. Faydalanmanızı diliyorum.’’

 Ben de bu değerli danışanıma kalemine, yüreğine sağlık diyorum…

Sonraki günlerde kontrol amaçlı görüşmemizde ‘Artık eşimin neden ‘Evde öğretmen istemiyorum, talimatlarından, beni ve çocukları yönetmenden bıktım’ dediğini anlıyorum diyerek duygularını ifade etti. Belli ki mesleğiyle özdeşleşmiş ve ‘özel hayatında’ da bu rolünü bir elbise gibi giyinmişti. Sorun şuydu ki bu rol elbisesini üzerinden hiç çıkarmamış, bir ‘anne’ ve bir ‘kadın’ olduğunu unutmuştu. Bu yüzden de ailesiyle iletişim yolları tıkanmıştı. Aslında ailesi için ne yapıyorsa iyi niyetinden yapıyordu. Ancak neyi abarttığını anlaması için GYRT ile bu uyanışı yaşaması gerekmişti. Hayatı ‘öğretmek’ken, kendi hakkında yeni bir şey ‘öğrenmek’, kendisinin de hata yapabileceğini kabullenmek yeni yaşamının dönüm noktası oldu.

Bu yazının başında da vurguladığım gibi yaşananlara baktığımızda meslekî rollerimiz farklı, süreli ve geçiciyken insanî duygularımız aynı ve hücrelerimize kodlanmışcasına kalıcı.

 

 

 

 

 
 

Yorumlar :

Ad ve Soyadınız  :   
e-posta adresiniz :    
Yorum :  
 

Copyright © 2008, Sezaver.Net. Her Hakkı Saklıdır.        Designed By  Mitra