OCAK AYI GERÇEK YAŞAM ÖYKÜSÜ: FAZLA KİLOLARIN ARDINDAKİ GÖRÜNMEYEN GERÇEKLER
OCAK AYI GERÇEK YAŞAM ÖYKÜSÜ: FAZLA KİLOLARIN ARDINDAKİ GÖRÜNMEYEN GERÇEKLER
Adana dışından gelerek eğitimlerime katılan, sonrasında kilo sorununu çözmek için bireysel seanslar yaptığım bu hanım çok bakımlı, neşeli, hayat dolu, kendini çok rahat ifade eden, kişisel gelişim konularına açık, kendiyle barışık, iki çocuklu, orta yaşlarda bir ev hanımıydı. Çocukları üniversitede okuyorlardı ve eşinin de, kendinin de maddi durumu çok iyiydi. Dışardan bakıldığında tek(!) sorunu fazla kilolardı. Artık bu sorunu da bitirmeliydi, çünkü ağırlık hissediyordu ve hareketleri kısıtlanmış, yaşam kalitesi bozulmuştu. Sağlığı da olumsuz etkileniyordu. Ama bir türlü yemeden duramıyordu. Porsiyonları da genellikle çok büyüktü(!) Neyse ki yürüyüşlerini düzenli yapıyordu. Ama sağ dizindeki ağrı zaman zaman buna da engel olmaya başlamıştı. Doktora gitmeyi ve ilaç kullanmayı hiç sevmiyordu. Ve aksi gibi hayat boyu kullanması gereken bir karaciğer ilacı vardı. Bir süredir yaşadığı sıkıntılardan dolayı her şeye boş verdiği için onu da bırakmıştı. Eşi ince yapılı bir insandı ve ara sıra kilolarından dolayı iğneleyici laflar etmeye başlamıştı. Danışanım takmamaya çalışsa da öfkeleniyordu bu duruma.
İlk görüşmede ‘yemek’ konusundaki düşüncelerini, inanç kalıplarını inceledik. Hangi yiyecekleri en çok tükettiğini ve ne zamanlar yeme ihtiyacı duyduğunu tespit ettik. Alışkanlık kalıplarını kırmaya yönelik bazı telkinlerin ardından hedef belirledik. 6 ayda yirmi kilo vermenin hayatında yaratacağı farkı, keyfi ve güzelliği 5 duyuyla yaşıyormuşçasına imgeleyerek motivasyonunu arttırmaya yönelik bir geleceğe uyarlama çalışması yaptık. Her geçen ay ile birlikte nelerin değiştiğini, artık giysilerinin nasıl bollaşmaya başladığını v.s.imgeledi. Kilo yapan yiyecekleri hayatından çıkarma çalışmasına girmedik. Çünkü konuşma sırasında danışanım için ‘baskı altında’ hissetmenin ters tepen bir durum olduğunu anladık ve porsiyonları küçültmek konusunda anlaştık. Çok yiyerek hangi ‘duygusal açlığını’ doyurmaya yönelmiş olabileceği sorusuyla birlikte görüşme derinlik kazandı ve hayat hikâyesini anlatmaya başladı…
Çok mutlu ve zengin bir çocukluk yaşamıştı. Babası çok modern, sevecen ve evine bağlı bir insandı. Genç kızlığında incecikti. Liseyi bitirince şimdiki eşiyle evlendirmişlerdi. Çok ta memnundu evliliğinden. Eşi ile çok iyi anlaşıyor ve birbirlerini seviyorlardı. Ancak bir şanssızlık yaşıyorlardı. Çocukları olmuyordu ve bu konuda danışanım sürekli tedavi görüyordu. 12 yıllık çocuksuz dönemde çevreden gördükleri baskı karşısında danışanım ayrılmayı teklif etmiş ama eşi onu çok sevdiğini söyleyerek baskılara karşı ona tam destek olmuştu. Çocuksuzda kalsa eşi onu bırakmayacaktı. İkili ilişkileri çok iyiydi. Arkadaş gibi çok keyifli sohbetleri vardı. Kendi aralarında her şey yolundaydı. Taa ki, hamile kalıncaya kadar(!)…
Bir yandan çocuk sahibi olacak olmanın sevincini yaşarlarken, bir yandan da zor bir hamilelik sürecine girmişlerdi. Danışanımın 9 ay boyunca yatması gerekiyordu ve o süreçte yardıma muhtaç hale gelmişti. Yemeğini bile kaynanası pişiriyordu artık. Annesi bir yandan iyilik yaparken bir yandan da farkında olmadan baskı kurmaya, hükmetmeye başlamıştı. Eşi de pimpirikli olmaya ve aşırı titizliğe başlamıştı. Çünkü bebeğe hiçbir şekilde zarar gelmemeliydi. Danışanım için özgürlük çok önemliyken ve baskılara boyun eğecek bir insan olmamasına rağmen ‘Çocuk sahibi olmak her şeye değer’(!) diyerek sineye çekmiş bu durumu. Her ne zaman birisi onu baskı altına almaya kalksa tepki vermeden duramayacağını eşi öğrenmişti. Ama kaynanası öğrenememişti. Ayıplanır diye de, danışanım kimseyle paylaşamamış hislerini. Bu durum iç dünyasında o kadar sıkıntı yaratmış ki bir süre sonra tavrını koymuş. (Kendini çok iyi tanıyordu ve bir şeyi gönülden isteyip yapabileceğine inandığı an kimse engel olamazdı. Her zorluğu aşabilirdi). Kaynanasına teşekkür edip işlerini yapabildiği ölçüde kendi yaparak, yapamadığı yerde de yardımcı kadınıyla tamamlamış hamileliğini... Hemen ardından ikinci hamileliği de göğüslemiş. Yine çok zor, yatakta geçmesi gereken bir süreçmiş ama olsun ‘çocuklar her şeye değerdi’(!). Dünya bir yana, çocuklar bir yanaydı. Zaman içinde eşinin pimpirikliliğinin geçeceğini sanmış, ancak yanılmıştı. Çocuklar büyüdükçe, hele de okul dönemi başlayınca iyice artmış. Danışanım kendini unutmuş, çocukların okuluyla dersleriyle uğraşmaya başlamış. Eşi çocukların birini sabahçı, diğerini öğleci yazdırmıştı okula. Böylece nefes alamaz hale getirmiş hayatını. (Danışanıma göre eşi bunu kasıtlı yapmıştı. Bir çeşit baskı altına almıştı(!). Anadolu sınavlarında çocukların başarısı o günlerde hayatlarının tek amacı olmuş. O yüzden de özel öğretmenlerin biri gelmiş, biri gitmiş. Danışanım bu süreçte sürekli eve bağlı yaşarken, eşi arkadaşlarıyla akşam yemeklerine fazla çıkmaya başlamış. Gece hayatıyla birlikte başka kadınlar devreye girmiş ve bir takım işaretler ortaya çıkmasına rağmen danışanım eşine çok güvendiğinden aldatacağı fikrini ona konduramamış.10 yıl süren böyle bir süreçte eşi o kadar aleni yapmaya başlamış ki, danışanım yaşadığı şok’un ardından durumu kabullenerek ayrılmayı teklif etmiş. Çünkü ona saygısı da, sevgisi de yara almış. ‘Hayatımın en büyük travması’ dediği bu kriz ile birlikte üzüntüden on günde 8 kilo vermiş. Sürekli kendine kızıyormuş.( Eşini nasıl tanıyamamıştı. Ne kadar saftı.)
Sonrasında aile büyükleri devreye girmiş, eşi özür dilemiş ve devam kararı almışlar. Ama sonraki yıllarda hiçbir şey eskisi gibi olmamış. Yalnızca her şey yoluna girmiş gibi(!) görünüyordu danışanıma göre. Artık kendisi de, eşi de maskelerle yaşıyordu. Öyle de yapmalıydı. Çünkü ‘çocukları her şeye değerdi’. Onların hayatı bu durumdan etkilenmemeliydi. İç dünyasının kırgınlığını bastırarak, –miş gibi’ yaşamaya başlamış. ‘Kendisi kızgın olduğunda’ eşiyle aralarında kavga olmasın, çocukların huzuru kaçmasın diye(!) susmuş, ‘öfkesini, yemek yiyerek’ bastırma yoluna gitmiş (!) Üzüntüden verdiği kiloları fazlasıyla geri almaya böyle başlamış…
Sonraki günlerde artık aralarındaki sohbet bitmiş, sık sık birbirlerini aşağılamaya başlamışlardı. İnatlaşma, ‘ben haklıyım’ tarzı yaklaşımlar, öfke, hakaret, huzursuzluk, çok sevdiği çocuklarının da mutsuzluğuna sebep oluyordu. Onları bu durumdan korumak için çok uğraşıyordu ama işe yaramıyordu. Ve danışanım öyle bir role bürünmüştü ki, babalarına karşı onları koruyan, onlar için savaşan bir anne haline gelmişti. Böyle yapmasa çocukların geleceği mahvolur, üniversite okuyamazlardı diye düşünüyordu. Çünkü danışanıma göre eşi okutmaktan yana olmayan aksi bir insandı. Öyle güçlü bir mücadele vermişti ki eşine karşı, çocuklarının okumalarına vesile olduğu için gurur duyuyordu. Farkında olmadan babayı çocuklarının gözünde aileyi mahveden bir adam konumuna sokmuştu (!) Böyle bir atmosferde çocuklar ev ortamından uzaklaşmak, kavgalara şahit olmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. İletişim kopmuştu ve herkes mutsuz ama kendine düşen görevi yerine getirerek yaşıyordu. Eşinin aldatmaya devam ettiğini de biliyordu ve her fırsatta yüzüne vuruyordu (!) Hatta son zamanlarda eşine olan kızgınlığı kaçamaklarını gizlemediği içindi. Saklı yapsa bir şey demeyecekti. Çünkü bu durumdan çocukları, en çok ta kızı zarar görebilirdi. Toplumun gözünde ailesinin değeri düşerdi. Yani, yine her şey çocuklar içindi(!) Kendisi için hiçbir şey istemiyordu. Çünkü bu evliliğin düzelmesiyle ilgili beklediği hiçbir şey yoktu.
Danışanımın iç dünyası ve görünmeyen düzeyde yaşadıkları bunlarken, görünen düzeyde gezip tozuyor, sevdiği şeylerle vakit geçirerek gününü gün ediyordu. Bol bol arkadaş toplantılarına katılıyor, yüzmeye, alışverişe çıkıyordu. Varsın evliliği böyle gitsindi. Zaten kendisini yaşatan biricik hayali vardı. O da çocuklarının düğününü görmek, yuvalarını kurmaktı. Başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Çocuklar her şeye değerdi!!!. Kendisinin, eşinin, eşiyle olan ilişkisinin kalitesinin ne önemi vardı ki???
Tıkanıklığın sebebini bulmuştuk. Danışanım öncelikle, hayat hikâyesinde bilmeden üstlendiği rolüyle yüzleşti. Sorumluluğunu kabul etti. Öyle ya, her şey 12 yıl boyunca dünyaya gelsinler diye uğraştığı çocukları doğduktan sonra değişmeye başlamıştı (!) Önceliği çocuklara vererek kendini ve eşini neredeyse yok saymıştı. Danışanım çocuklarla uğraşırken ‘hayatının amacını’ sevgi alış-verişini onlarla doyasıya yaşarken, eşini ihmal etmiş, eşinin bu mutluluğundaki payını göremez olmuştu. Eşinin huysuzluğunun nedeninin bu olabileceğini fark etmek danışanımda soğuk duş etkisi yarattı. (Baba olarak çocuklarıyla diyalogunun kötü olmasının altında onlara ve eşine olan kızgınlığı yatıyor olabilirdi. Çünkü onlar dünyaya gelmeden önce eşinin biricik ilgi odağıydı. Şimdi ise onun gözünde beşinci planda bile değildi.) Danışanım için eşi sadece para getirmekle yükümlü bir varlık haline gelmişti. Ailesi için yaptığı şeyler için teşekküre bile gerek yoktu. Çünkü erkek olarak görevi buydu. Hem niye teşekkür etsindi ki, eşi de onu takdir etmiyordu. Hâlbuki bu çocukları dünyaya getirmek için ne acılara, zahmetlere katlanmıştı. Böylelikle eşini ‘baba’lıkla ödüllendirmişti ya, kendisi için ne yapsa azdı. Çok güçlü, bir o kadar da fedakâr bir anneydi ve hak ettiği değeri görmeliydi. Ama görmüyordu işte. ‘Zavallı ben’ diyen sağlıksız ego devredeydi.
Bu kadar farkındalıktan sonra danışanım ego’nun oyununa son vererek öz’ünde yaşamak istediği iyiliğe, güzelliğe odaklanmaya karar verdi. Çocuklarıyla olduğu kadar eşiyle de, diğer insanlarla da uyumlu ilişkilerin hayat kalitemizdeki önemini kavradı (!) Öyle ya, tüm ilişkiler çok önemliydi, dahası… kutsaldı. Bize bizi gösteren aynalardı. Hele de en yakınımızdakiler, bir türlü kopamadıklarımız en kutsal olanlardı. Farkında olmasalar da onların görevi, görmemiz gereken tarafımızı bize göstermekti. Danışanımın hikâyesine baktığımda yaşanan onca sıkıntıya rağmen sebep ne olursa olsun birliktelik devam etmiş. Sanki derin düzeydeki, eski günlerdeki sevgi bağı yeniden ortaya çıkmak istercesine çaktırmadan işlemi tamamlamıştı.
Kontrol amaçlı görüşmelerimizde öğrendiğime göre danışanım şimdilerde yavaş yavaş inceliyor. Henüz hedeflediğimiz kiloya ulaşmamakla birlikte kendini çok hafiflemiş, rahatlamış hissediyor. Eşiyle tartışmaları çok azaldığı gibi eski günlerdeki sohbetleri yeniden başlamış. Danışanımın iç dünyasındaki çözülmeler evdeki gerginliği de çözerken evin atmosferindeki yumuşama çocuklarında dikkatini çekmiş ve artık evde daha çok birlikte vakit geçirmek istiyorlar. Danışanım kendini uyanmış, aydınlanmış hissediyor. Artık eşine her fırsatta teşekkür ediyor. O’ndan da teşekkür, takdir görüyor. Çok hoş bir şaşkınlık yaşıyor. Daha önceleri ‘eşinin’ değişmesi gerektiğini düşünürken, kendisinin değişimiyle birlikte onun da değiştiğini, eve bağlandığını(!) görmek gerçekten çok ilginç olmuş onun için.
‘O bana böyle davranıyor’ dan çıkıp, ‘Ben ona böyle davranıyorum’a geçmek, böylece kendiyle yüzleşmek gerçekten cesaret isteyen, yüz seksen derece değişim yaratan, derin bir kendini tanıma süreciydi. Artık maskelere gerek yoktu ve görüşmeler esnasında danışanım en önemli, en gerçek ilişkinin kendi kendiyle, öz’üyle olduğunu fark etti.
Bu noktadan sonra artık veremese bile kilolarıyla barışabilir, en azından artmasına engel olabilirdi. Sağlığına dikkat etse yeterdi. Bu süreçte karaciğeriyle ilgili olarak yeniden doktoruyla görüşme kararı aldı. İlaçlarını düzenli kullanmaya başladı. Kilo almasının diğer bir sebebinin karaciğerinin şekeri özümsemiyor olmasından kaynaklandığını hatırladı. Herşeye boşverdiği günlerde ilaç almak ona baskı görmek gibi geliyordu. Bu bakış açısının sağlığını ve ilişkilerini tehlikeye attığını görmesiyle birlikte dönüştürmesi çok zor olmadı. En önemlisi de iç dünyasında huzur artınca yediği yemek miktarı kendiliğinden azaldı. Böyle devam ettikçe ilk olumlu fiziksel belirti olarak sağ dizindeki ağrı geçti. Şimdilerde yürüyüşlerini daha rahat yapıyor ve ruhen yenilenmiş olmanın hafifliğiyle yaşıyor.
Anlaşılan o ki, başımıza gelen her olayın içinde ‘kendimizle’ ilgili öğrenecek çok değerli bir bilgi var. Zaten yaşadığımız tüm deneyimler tam da bu ihtiyacımıza uygun olarak karşımıza çıkmıyor mu? Gözlemlemek yeter…