Gerçek Yaşam Öyküleri AYNAYA BAKMAYA UTANIYORDU !!! (Çocukluğunda tacize uğramış bir hanımın hayat hikâyesi) 02.03.2009

AYNAYA BAKMAYA UTANIYORDU !!! (Çocukluğunda tacize uğramış bir hanımın hayat hikâyesi)

 

ÇOCUKLUĞUNDA TACİZE UĞRAYAN KADINLARIN GENEL PSİKOLOJİSİ
 
50 yaşında maddi durumu iyi olan ev hanımı bir danışanım kendini ifadeye başladığında ilk sözü ‘Aynaya bakamıyorum’ oldu. Çünkü kendinden utanıyor, eşinin kötü davranışlarına katlandığı(!) için kendine kızıyor, değersizlik ve suçluluk duygularıyla boğuşuyordu. Ve artık kendiyle barışıp özdeğerini ortaya koymazsa sağlığının bozulacağından, birilerine muhtaç olacağından ve kendine bakacak birini bulamayacağından  korkuyordu. Zaten 5 sene önce yumurtalıklarında kistler oluşmuş ve ameliyat olması gerekmişti. Ayrıca ses tellerinde 4 yıldır artık ameliyat gerekecek kadar büyümüş nodülleri vardı ve 6 aydır anti-depresan kullanıyordu. Çünkü eşinin başka bir kadınla olduğuna dair gelişmeler vardı ve eşi bu durumu onaylaması gerektiğini söylüyordu. Aksi takdirde dayakla, küfürle onu taciz ediyordu. Evlendiği ilk aydan itibaren gördüğü şiddet artık katlanılamayacak hale geldiği için ‘Ne yaparsam kendimi, hayatımı kurtarabilirim ve oğluma faydalı olabilirim?’ sorusuyla birlikte çözüm arayışına çıkmıştı. Verdiği ödünlerin işe yaramadığını, kendini paralasa da(!) değerinin anlaşılmadığını görmekten bıkmıştı. En büyük ihtiyacının kendini sevmek, kendine güvenmek(!) olduğunu, böylece eşine karşı da kendini ispatlayabileceğini ve saygı görebileceğini anlamıştı. Öyle ya! Kendi kendini sevmezken, başkasının sevmesini beklemek hayalcilik olurdu. Bu bilince ulaşmış olmasının bir Ruhsal Zekâ belirtisi olduğunu söyleyip takdir ettikten sonra ilk seansa başladık.   
 
Danışanımın özgüveni kendini bildi bileli sıfırdı. Bu yüzden bugüne kadarki hayatında tüm ilişkilerinde kendinden çok ödün vermiş, sessiz kalarak(!) olayları büyümeden bitirmeyi erdem saymıştı(!). Bu kadar ödün vermek yalnızca eşinin değil diğer insanların da aşağılamalarına, hakaretlerine maruz kalmasına neden olmuştu. Sanki böyle bir hayatı kabullenerek kendine ceza çektiriyordu(!) Ben ‘Acaba bu cezayla hangi suçtan kendini kurtaracağına inanıyordu?’ diye düşünürken yaşadığı travmaları anlatmaya başladı:
 
Daha önce hiç kimseye anlatmadığı bir taciz olayı ile söze başladı. Daha 5-6 yaşlarındayken dayısı edep yerlerine dokunmuş, ardından kimseye söylemesin diye korkutmuş, bir de susmasının ödülü olsun diye para vermişti(!). Bu parayı aldığı için suç ortaklığı(!) yaptığını hissetmiş, o nedenle başkasına anlatırsa ‘Niye parayı aldın?’ diye sorgulanarak bu utanç verici suçunun ortaya çıkmasından korkmuş ve susmuş. Hem zaten susacağı için para ile ödüllendirilmişti(!). Demek ki susmak, sessiz kalmak hem kendini laftan koruyacak, hem de ödül kazanacaktı (!). Çocuk aklıyla bu sonucu çıkardıktan sonraki bir dönemde 13 yaşlarındayken bu kez ağabeyinin tacizine uğruyor. Köyde, fakir bir hayat sürdükleri için tüm aile tek göz odada yaşadıklarından, Ağabey bir gece eve geç vakit sarhoş geliyor ve yorganın altından danışanımın edep yerlerine dokunuyor. Korkusundan, yaşadığı şoktan dolayı uyuyormuş gibi yapıyor ve ses çıkarırsa olay büyür ve suçlanır(!) diye korkuyor. Sonrasında ablası aracılığıyla(!) annesine iletiyor bu durumu. (Kendisi söylerse annesi inanmaz diye düşünüyor.) Ve annesi ‘Olur böyle şeyler, sarhoşmuş zaten, bizim de başımıza geldi gençken, ne var bunu konu edecek’ diyerek olayı hafife alıyor. Kısacık hayatında ikinci kez böyle bir olay yaşadığı için ‘Sanki ben davetiye çıkarıyorum’ hissine kapılarak kendini suçlamış(!) Bu olay olmamış gibi davranarak rol yapması gerektiğine, acizliğin kadınların kaderi(!) olduğuna inanmış. Diğer yandan ‘Erkekler çıkarcıdır’ gibi inançlara da kapılınca iyi kısmetleri çıktığı halde kendine ‘iyi’ insanları layık göremediği için onları reddetmişti. Zaten çevresindeki kadınlar da maddi açıdan iyi konumdaki erkeklerin kendisi gibi fakir birini ciddiye almayacağını, eğleneceğini ve gereksiz yere ‘adını çıkarmamasını’ öğütlüyorlardı.
 
Diğer yandan ergenlik döneminin başlarından itibaren göğüslerinden utanmış, ilk adet olduğunda tarlada pamuk toplarken ablası görmüş başına bir tokat atmış ve ‘Allahın belası’ diyerek eve göndermiş. Öyle korkmuş ki ‘Çok kötü bir şey yaptım herhalde’ diye düşünerek yine kendini suçlamış. Annesi ona ‘Git şuradan bir bez al’ derken, bir yandan da ‘kız olmak başa belâ’ şeklinde söylenmiş. Kadın olmanın aşağılık bir şey olduğu zannına kapılmış(!). Ayrıca danışanım gittikçe güzelleşmiş. Ancak annesi ilginç bir şekilde kendisini hep aşağılamış ve ablaları daha önce beğenilip evlensinler diye onları süslemiş. O gün bugündür ses çıkarmayan, erkekleri yanına yaklaştırmadığı için ahlâklı oluşu örnek gösterilen, kendini okulunda başarılı olmaya odaklayan, sert duruşlu bir kız olmuş. Liseyi başarıyla bitirmiş. Kendinden küçük kızkardeşleri de evlenince ‘evde kaldı’ muamelesi görmüş ve annesinin uzun süren hastalığında tek başına ona bakmış. Annesinin ölümünün üzerinden daha 3 ay geçmeden babası tekrar evlenmek istemiş. Köydeki bu zor hayattan kurtulurum ümidiyle 22 yaşında kendisini çok isteyen başka bir şehirdeki talibine kaçmış. Ne yazık ki bu talibi evliymiş ve bu gerçeği gizlemiş. O nedenle ikinci hanım olarak yaşamış. Birinci hanım ölünce nikâhlanmış. Ancak birinci hanım ölmeden önce ‘hastalığımın sebebi sensin’ diyerek danışanımı suçlamış. Ne yaparsa yapsın masum olduğunu anlatamayacağına ve sonsuza kadar suçlanacağına inanmış(!). Eşinden yediği dayakları da hak ettiğine inanmış. Çünkü sonuç itibarıyla ona kendi rızasıyla kaçmış. Nikâhsız yaşadığı için pişmanlık duymuş, toplumun gözünde değersiz olmanın utancını daima hissetmiş. Bu arada eşinden ayrılmak istesede bunu başaramıyor. Çünkü bu kez dedikodu olmasın, insanlara ‘yuva yıkanın yuvası olmaz’ dedirtmesin diye sineye çekmekten başka çaresi olmadığına karar vermiş. Ayrılmaktansa kendi gücünü kazanarak, geçmişteki olayların duygusal etkisinden kurtulmanın daha doğru olacağına inanmış. Böylece hem kendini, hem oğlunu, hem de kocasını olumlu etkileyebileceği umuduna sarılmış bir durumda seanslara başladık.
 
İlk seansta sevildiğini, özel ve değerli olduğunu hissettiği anlarını hatırlaması istedim. Bu duyguyu en yoğun hissettiği an 15 yaşındayken midesi bulandığı için çalıştığı tarla sahibinin oğlunun onu bir ağaç gölgesinin altına oturtarak çarşıya gidip kendisi için süt ve bisküvi getirdiği andı. İlk kez bir erkek tamamen iyi niyetle, insan olduğu için özel davranıyordu. Ayrıca bu genç sınıf farkı olmasına rağmen onu beğendiğini her haliyle belli ediyordu. Değersiz olduğuna inanırken hatırladığı bu olumlu deneyim değerlilik duygusunu tatmış olmanın sevinci bir anda tüm bedenini kapladı, yüzü yumuşadı ve tatlı tatlı gülmeye başladı.
 
(Bu ayın hikâyesinin devamındaki gelişmeleri siz okuyucuların tahminleriyle sürdürmek istiyorum. Hangi olasılıklara şans verdiğinizi görmek keyifli bir paylaşım olacak diye düşünüyorum. Ayrıca gelecek ay bu köşede hanginizin tahmininin tuttuğunu görmek hoşunuza gidebilir. Böylece yazışmalarımızı forum tarzına dönüştürmenin startını verebiliriz belki…Sevgiyle kalın..)  

Yorumlar :

Ad ve Soyadınız  :   
e-posta adresiniz :    
Yorum :  
 

Copyright © 2008, Sezaver.Net. Her Hakkı Saklıdır.        Designed By  Mitra